Bir Doğa-İnsan Serisi: Deprem ile Akışı Keşfetmek (1)

Kızılderililer kendi kültürlerinde doğaya büyük saygı duyar ve kendilerini onunla bütünleşik görürmüş. Yaptıkları her davranışta doğanın dengesine saygı içerisinde hem içsel hem dışsal bütünlüğe uygun hareket etmeye gayret ederlermiş. Doğadan bir şey aldıklarında yerine ada çayı, tütün veya benzeri bir parça bırakarak alışverişi karşılıklı yaparlar, böylelikle doğadan aldıkları ürünün yerine koydukları şeyi doğanın dönüştürmesine izin vererek yeni bir  şeyin yaratılmasına tevekkül ederlermiş. Doğayla bütünleşik yaşamak Kızılderililerin yaşamının doğal akışında olduğundan kendi davranışlarını belirlerken de en önemli modelleri doğanın kendisi ve onun işleyişi olurmuş. Örneğin, yeni bir şey yaratmaya niyet ettiklerinde o işe başlamadan önce belirli bir süre sabah erkenden, gün doğuşundan önce uyanır ve güneşin doğuşunu gözlemlerlermiş. Bunun sebebi, yeni bir günün yaratılışına tanık olarak doğanın bir şeyi yaratma sürecini nasıl ele aldığı, işlediği ve bıraktığını gözlemlemekmiş. Bunun hakkında fikir sahibi olduktan sonra ise doğadan aldıkları modeli kendi hayatlarına uygular ve yaratmak istedikleri şeyi doğanın döngüsünde özenle işlerlermiş.

Bu yaşam biçiminden alabileceğimiz en değerli öğretilerden biri doğaya olan saygı ile doğayla bütünleşik yaşamaktır. Bunun günlük hayata uyarlanması ve işleyişin bir parçası olması psikolojik bütünlüğümüze güçlü biçimde hizmet eder. Ayrıca sadece Kızılderililerde değil, özellikle Doğu coğrafyasındaki birçok kültürde doğa ile uyumlu hareket eden yaşam felsefeleri ve uygulamaları vardır ve bu öğretileri hayatın birçok noktasında kullanabiliriz. Doğa ile harmoni içerisinde ilerlediğimizde hem kendi bedenimize olan farkındalığımızı artırır, hem de zihinsel süreçlerin etkilerine ve işleyişlerine olan yaklaşımımızı değiştirebiliriz.

Depreme Uyarlama Nereden Çıkıyor?

Doğu kültürlerinden bahsetmişken hem Batı toplum düzenine benzeyen bir anlayışta çalışan, hem de kısmen benzer düzende yaşayan Japonlar’ın depreme yaklaşımları bize birçok noktada yol gösterici olabilir. Zira biz onların depreme karşı yaklaşım ve uygulamalarından ders alırken, onlar da aslında bu yaklaşım için doğadan ilham alarak hareket etmektedir. Aslında Japonlar’ın modernleşmiş uygulamalarını temsil olarak kullanıp doğanın kendi akışının öğretilerini modelleyeceğiz.

Malum, Türkiye ve İstanbul çevresinde deprem her zaman bir gerçeklik ve yakın zamanda orta ölçekli bir deprem oldu. Konu güncel olarak da karşımıza çıkmışken bunun bizim hayatımızdaki psikolojik uyarlamaları neler olabilir biraz değerlendirelim.

Birey Psikolojisi ve Direnç Kavramı Bakışından Deprem

Okumaya devam et

Bir Kepa İtaatsizliği: Saygı ve Otorite

Geçtiğimiz hafta futbol sahalarında nadir, Premier Lig gibi bir ligde ise ilk kez gördüğümüz, bir olaya tanık olduk. Chelsea – Manchester City kupa finalinde Chelsea kalecisi Kepa Arrizabalaga uzatmanın sonunda sakatlık gerekçesiyle iki kez oyunu durdurdu. Penaltılara gitmek üzere olan maçın son dakikasında Chelsea teknik direktörü Sarri, kaleci değişikliğine giderek kaleyi deneyimli ve penaltı ustası kalecisi Caballero’ya emanet etmek istedi. İşte tam bu noktada Kepa hiçbir teknik direktörün karşılaşmak istemeyeceği bir tepki göstererek sert bir biçimde oyundan çıkmayacağını ifade etti. Normal şartlarda teknik direktörün bu sorunu çözmesi beklenirken Sarri ısrarla Kepa’yı çağırmasına karşı oyun dışına alamadı ve kendisi sahayı terk etmeye karar verdi. Bu kararından birkaç saniye içerisinde vazgeçerek sahaya döndü. Kepa oyunda kaldı, maç penaltılara gitti, Chelsea kupayı kaybetti…

Olay medyada ve basında oldukça geniş bir yer buldu. Birçok farklı görüş ortaya çıktı fakat en yaygın düşünce Kepa’nın büyük bir saygısızlık yaptığı konusunda birleşiyor. Bununla birlikte Sarri’nin otoritesi konusunda büyük soru işaretleri oluştu. Olayın üzerinden 5 gün geçti ve bu esnada oynanan lig maçında Kepa yedek başladı. İlerleyen günlerde neler olacağını göreceğiz ama buradaki en büyük soru şu olacak:

Böyle bir durumla karşılaşsanız siz ne yapardınız? Okumaya devam et

Bir Deri Değişim Süreci: Avrupa’ya Veda ve Getirileri

Dün akşam, Avrupa’da mücadele eden iki büyük takımımız birden elenince bugüne planlanan yazı konumuzu bambaşka bir başlıktan dün geceki gelişmelere çektik. Planlanan konu spor psikolojisi ile ilgili daha genel bir konu olduğu için önümüzdeki hafta içi bir gün yayımlanabilir veya yine bir Cuma yazısı olarak karşınıza çıkabilir. Şimdi gelelim dün akşam ile ilgili değerlendirmelere…

Dün akşam Fenerbahçe’nin Rusya’da Zenit, Galatasaray’ın da Portekiz’de Benfica maçları vardı. Fenerbahçe 3-1 kaybederek elenirken, Galatasaray 0-0 beraberlikle elendi. İlk başta genel bir ortak görüşü net şekilde ifade edelim: iki takımımız da net bir farkla elenmedi, mücadele ettiler ve turu geçme ihtimalleri vardı. Bu yazıyı yazmamızın bir sebebi de aslında takımlarımızın mücadele ettikleri ve üst tura çıkabilecekleri bir gecede elenmesi oldu.

Konuyu ele alırken temel olarak bütüncül bir psikolojik yaklaşımla durum değerlendirmesi yapmaya yöneleceğiz.

Fenerbahçe’de durum nasıl?

Okumaya devam et

Bir İç Çamaşırı Hikayesi: Performans Öncesi Rutini

Tenisi aktif takip eden sporseverlerin yıllardır aklına takılmış bir soru vardır: “Koskoca Nadal yıllardır kendisine düzgün bir iç çamaşırı bulamadı mı?” Fakat zannedilenin aksine konu aslında rahat çamaşır bulmak değil.

Her servisten önce iç çamaşırını düzelten dünyanın gelmiş geçmiş en iyi tenisçilerinden biri bunu birçok kişinin sandığı gibi “takıntı”, “tik” veya “rahatsızlık” gibi bir sebepten dolayı yapmıyor. Nadal’ın yaptığı bu hareket aslında sahip olduğu kısacık sürede onu performansına hazırlayan çalışılmış bir hareket ve literatürdeki ismi ‘performans öncesi rutini’ veya İngilizcesiyle ‘pre-performance routine’ (bundan sonra yazıda ‘PPR’ olarak bahsedeceğiz).

Moran (1996) diyor ki, PPR sporcunun performanstan önce düşünce ve aksiyon bazında hazırlandığı bir dizi eylemin birleşmesidir. Bu eylemler sporcunun belli bir beceri anında performansını en üst düzeyde sergilemesine yardımcı olur. Tenisteki servis, basketboldaki serbest atış, futboldaki frikik gibi kısa süreli de olsa müsait zamanın olduğu anlar bunun için uygundur.

Ne işe yarar PPR?

Okumaya devam et

Bir Kaygı Mücadelesi: Performans-Kaygı İlişkisi

Geçen haftaki yazımızda varoluşun dört boyutundan (zihinsel, fiziksel, duygusal ve spiritüel) bahsetmiş, aynı zamanda nöropsikoloji ile performansı bağdaştırıp kortizol hormonuna değinmiştik:

https://sporpsikologu.wordpress.com/2019/02/01/bir-beden-zihin-iliskisi/

Bugün ise bundan çok da bağımsız olmayan ve günlük hayatımızda bolca karşılaştığımız bir kavramın performansa uyarlanmasından bahsedeceğiz: KAYGI!

Kaygı kavramını incelerken tabii ki olaya yine Gestalt çerçevesinden bakacağız, spor psikolojisinde nerelerde temel olarak karşılaştığımıza değineceğiz ve bununla ilgili neler yapabileceğimizi inceleyeceğiz. Bu esnada bu kocaman kavramı olabildiğince basit ifadelerle yansıtmaya gayret edeceğiz.

Gestalt’ta Kaygı Nedir?

Buradaki tanımı hiç dallanıp budaklandırmadan direkt Fritz Perls’ün ağzından alıntılayabiliriz. Perls’e göre kaygı, kişinin geçmiş ile gelecek arasında sıkışmasından kaynaklanır ve bu tamamen bilişsel bir süreçtir (1969). Yani aslında biz geçmişi düşünüp geleceğe dair çıkarımlar yaptıkça ve bu esnada ‘şimdi‘yi kaçırdıkça kaygılarımız ortaya çıkıyor. Okumaya devam et

Bir Kagawa Gülümsemesi

Shinji Kagawa Türkiye kariyerine belki de herhangi bir futbolcudan daha önce görmediğimiz bir başlangıç yaptı. 81. dakikada oyuna girer girmez buluştuğu topla üst düzey bir gol attıktan üç dakika sonra topa ikinci kez frikikte dokundu ve yine gol oldu. Henüz beklenti içerisine bile giremeyen Beşiktaş taraftarına Kagawa rüya gibi bir “ben geldim” mesajı verdi.

Bu yazıda değineceğimiz esas nokta ise tek maçlık performanstan ziyade, böyle bir performansın ve enerjinin devamının gelmesi halinde Kagawa’nın Beşiktaş’a katabileceği etkiler.

Fakat önce birazcık hatırlayalım kimdir Shinji Kagawa?

Önümüzdeki ay 30 yaşına girecek olan Kagawa ülkesi Japonya’da parlayıp Dortmund’un o meşhur Klopp döneminde Avrupa piyasasına güçlü bir giriş yapmıştı. Dortmund’un son iki şampiyonluğunda aktif bir rol oynayıp daha sonra Manchester United’a transfer olmuştu. Üç sezon Premier League sonrası tekrar Dortmund’a dönüp son dört buçuk sezonda Bundesliga’da oynadı. Kısacası, yaklaşık 10 sezondur Avrupa’nın en üst düzey liglerinin en üst düzey takımlarında aktif performans sergiledi.

Bunların üzerine eklememiz gereken sosyokültürel bir etki de var. Japon insanının genel iş ahlakı, disiplini ve çalışkanlığı hepimizin bildiği vasıflar. Bu özellikleri güçlü biçimde taşıyan Kagawa üstüne 10 senelik bir Avrupa futbol kültürü tecrübesiyle Türkiye’ye geliyor. Oyun yapısı itibariyle zaten yaratıcı, teknik becerileri yüksek ve oyun okuma yetileri üst düzey bir futbolcu.

Beşiktaş’a psikolojik olarak neler getirebilir?

Okumaya devam et

Bir Beden-Zihin İlişkisi: Her düşünce bedende can bulur

Bedenimiz ile zihnimiz hayatın her anında inanılmaz bir bütünlük içinde faaliyet göstermektedir. Bunun farkına varıp bütünlüğümüzü tanımlamak ve performansımızı artırmak ise bizim elimizdedir. Mantıksal anlamlandırmaların yüksek olduğu ülkemizde spor psikolojisinin değeri ve öneminin anlaşılması için bu farkındalığın altın yolu olduğunu fark ettim. Derdimizi anlatamadığımız birçok mecraya insanın psikolojisinin bedenini nasıl etkilediğini anlattıkça daha dikkatli dinlediklerine şahit oldum. O yüzden buradaki ilişkiyi anlamak birçok çalışmayı yapmaya çok güçlü bir alt yapı sağlıyor.

Beden-Zihin İlişkisine Nereden Yaklaşıyoruz?

Gestalt’a ve varoluşçu felsefeye baktığımızda insanın varoluşunu 4 temel boyutta ele aldığını görüyoruz: zihinsel, duygusal, fiziksel ve ruhsal (Latner, 1986). Bu varoluşlar herhangi bir öncelik sırasına göre değil eşzamanlı olarak her daim gerçekleşiyor. Bu da demek oluyor biz herhangi bir anda herhangi bir şey yaşarken zihnimiz, duygularımız, bedenimiz ve ruhumuz bununla etkileşime giriyor. Bunlardan hangisinin daha baskın biçimde öne çıkacağını ise bizim küçüklükten yetişme öğretilerimiz, sosyal yazılımımız ve hangi varoluşa ağırlıklı yöneldiğimiz belirliyor. Türkiye’nin sosyokültürel yapısında buradaki ağırlığın cevabı çok bariz; zihinsel varoluş hemen hepimizde çok daha fazla besleniyor. Hayatı zihnimizle algılayıp mantığımızla yorumlamaya çok yatkın yetiştiriliyoruz. Bu da bizim zihinsel varoluşumuzun çok daha fazla doyurulmasına ve güçlenmesine sebep oluyor.

Bu esnada geriye kalan üç varoluş arka planda kalsa dahi aktivitesine mecbur devam ediyor. Bu da demek oluyor ki Okumaya devam et